Haber Detayı
18 Mayıs 2020 - Pazartesi 14:36
 
Nihat Genç Bandırma Vapuru'na binmeye çalışan villalı süper kahramanlara fena geçirdi
"Sonunda Aslanlı Yol’dan hangi rotayla Alaçatı’ya Çeşme’ye Bodrum’a gelip dayandık, Bandırma Vapuru’nun rotası Samsun’dan kim döndürüp Bodrum’a nasıl ulaştı?"
GENEL Haberi
Nihat Genç Bandırma Vapuru'na binmeye çalışan  villalı süper kahramanlara fena geçirdi

Ünlü gazeteci yazar Nihat Genç, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı arifesinde son günlerde milyonluk lüks villalarıyla, kaçak yapılarla gündeme gelen Yılmaz Özdil, Fatih Portakal ve yurt dışında kaçak olan Can Dündar gibi gazetecilere fena yüklendi.

 

Nihat Genç’in Veryansıntv’deki köşe yazısı şöyle:

 

“Dün bir haber düştü medyaya, bir, iki, üç değil muhalif yazarların villasından sonra belediye yıkım ekipleri Nihat Genç’in villasına dayandı, diye. Bu haber yalan, çünkü benim villa otuz altı odalı değil 18 odalı, vergisi kaydı kuydu ödenmiştir, üstelik villa değeri 180 milyon değil sadece 100 milyon. 100 değil 80 milyonu verin, hemen satayım. Üstelik tek gün oturmuşluğum yok. Bir turizm ajansı Araplara kiralık veriyor. Ama baktım yandaş medya, ya Nihat Genç ne bu villa diye sallıyor, hiç değilse haberi önce benden duyun, dedim. Arkadaşlar o villayı ben ‘marş’ bestelemek için aldım. Bir gün ülkemiz kurtulduğunda salim dingin bir kafayla yazıp çizebileceğim sessiz bir yer lazım. Parasını entellektüel sanatsal becerilerimin karşılığıyla aldım.

Ne o hıyaroğluhıyarlar, Nihat Genç’e villa yakıştıramadınız mı?

İmar affıyla milyonlar faydalandı ben niye faydalanmayayım. Villam hakkında öyle yalan haberler çıkıyor ki anlatılmaz, bir sitede bu villayı Fetö’ye belgesel metni yazdığım için aldığım söyleniyor, diğer sitede, yazarlıkla değil jigololukla aldığım söyleniyor. Kafayı mı yedin kardeşim, jigololuk için önce şu erkeklik meretinden lazım, siz benim kuğu gibi sessiz ıstırabımı nereden bileceksiniz. Bu bir sert muhalif yazar hastalığıdır, çok küfür ede ede, kuğu boynunu büküp dalgın dalgın suskun öyle göle bakıyor. Çok hazin bir dram, ağbi nasihatı, çok küfür etmeyin, mecali kalmıyor. İşin gerçeği, yazıp çizdiklerimden üç-beş kuruş biriktirdim, sulanmayın ne olur, çalışın sizin de olur. Ama önce kahraman olun. O benim villanın içine girin duvarlarındaki resimlere bir daha bakın bir çiçek var Alp Dağları’nda bir çayırlıkta öyle mahsun duruyor, yanında başka bir resim aynı çiçek türü Zigana yaylasından. Dedikodulara iftiralara kulak asmayın bu minik çiçeğin rüyalarıyla büyüyenlerin içindeki semalar villalardan da büyüktür, güzelliği Bodrum’dan da.

 

Ülkeyi talan eden sapık tarikatları koruyan iktidarın maaşladığı vahşi yazarlara bilmem niye kendinizle eğlenme malzemesi veriyorsunuz?

 

Kendi isminiz üzerinden ben Kemalistim diyen işçi öğretmen memur emeklisi yüzbinlerce insanı neden utandırıyor başını yere eğdiriyorsunuz?

 

Bodrum’da yazlığınız da olmasın canım, kıyamet mi kopar, Atatürk’ü İzmir’i alınca İzmir’de tapusu kendisinin bir evi mi var!

 

Ülkenin en büyük meselesi tarikatların havuz medyasının çaldığı ihalelerin hırsızlıkların peşine düşmek iken konu birden o villa sahiplerini korumaya nereden geldi?

 

İlkel topluluklar dahil gelmiş geçmiş bütün kültürlerin yediği yerle sıçtığı yer ayrıdır, kimse helasında sofra kurmaz ya da mutfağında hela. O kadar aydınlık rönesans uygarlık akıl diyorsunuz, bari ne nerede yenir nerede sıçılır, kimlerin gözü önünde yenilmez bir yazar hiç değilse bu kadarını bilir.

 

Bir milyon insan evet bir milyonun üstünde insana ülke topraklarını yağmalatıp imar barışı çıkarttılar, bu milyon talanı, şimdi adı muhalif yazarlar üstünden mazur gösterip meşrulaştırıp temize çekiyorlar.

 

Normal bir insan olmak bu kadar zahmetliyse neden Cumhuriyet’in herkesi yasa önünde eşitleyen yurttaşlığı savunmak gibi garabet ucube işlerin konusu oluyorsunuz?

 

Villa sahibi olarak itibar mı kazanacaksınız, başınız göğe mi değecek.

 

Villa sahibi olarak onur gurur haysiyet ödüllerini mi toplayacaksınız, Koçlar’ın Sabancılar’ın çok mu itibarı var.

 

Sibel Can’ın Mehmet Barlas’ın villaları gibi görkemli villalarda oturan kendine Kemalist diyenleri sayacak olsak, ooo, villa sayımız dinbazları geçince AKP iktidardan mı düşecek?

 

Biz burada sizin hizmetçiniz miyiz boklarınızı biz mi gizleyip temizleyeceğiz.

 

Ey bunların peşine takılanlar, Roma gibi efsanevi imparatorluğu yıkıp Kilise’nin iktidarına geçirenler Yunan sütunları üstlerinde aç çıplak oturan hristiyan keşişlerin münzevi hayatlarıdır?

 

Ve bir daha sorun kendinize, bankada beş parası olmayan biri, bu ülkede hâlâ ‘kahraman’ niye olamadı, olamıyor?

 

Ama şimdi böyle dersek bize ne diyecekler, kahramanlarımız zulme adaletsizliğe hırsızlığa diktatörlüğe işgalcilere talancılara iki yüzlülüğe alçaklığa karşı büyük bir savaş veriyor, bilmem bu bizdeki hazımsızlık servet düşmanlığı kıskançlık haset nasıl olacak?

 

Bu öncü kurtarıcı kahramanlarımızın hali ne olacak, çatıları uzantıları kiremitleri boyası bahçesi viran olmuş, milli kahramanlara çok yazık oluyor aman yapmayın beyler!

 

Ah muhalefet ah, onur ve haysiyetiyle ölümüne savaş veren(!) her biri şövalye kahramanlarımızın bu içler acısı haline nasıl geldik?

 

Büyük aslan panter kahramanlarımız tel tel dökülüyor lime lime çözülüyorlar.

 

Cilası boyası cafcafı camı penceresi kuruyup çatladı.

 

Muhalif basın bizi de kovdu sepetledi ve yolumuzu şaşırmayalım diye her birinin heykelini tapınalım diye önümüze koydu.

 

Sonunda Aslanlı Yol’dan hangi rotayla Alaçatı’ya Çeşme’ye Bodrum’a gelip dayandık, Bandırma Vapuru’nun rotası Samsun’dan kim döndürüp Bodrum’a nasıl ulaştı?

 

Bu satırlarda aman muhalefeti eleştirmeyelim diye korkudan konuşamayan biz kimiz?

 

Dilimiz yok, ağzımızı açsak alkışçı amcalar bizi tekme tokat dövecek.

 

Bilirsiniz duada vaazda peygamber adı geçtikçe salavat getirilir, biz de ‘salavat’ getirmedik bizi camilerinden kovdular.

 

Oysa kahraman yazarlarımızın adları geçtikçe o muhalif ekranlarda bu alkışçı amcaların alkışlarıyla biz de salavat getirseydik, Ekmeleddinler’e İmamoğullarına Kaftancıoğulları’na. Şimdi üç dönemi bitirmiş dördüncü dönem vekildik. Bu kahramanları alkışlamayanlar eteğini öpmeyen ayağının tozunu yutmayanların hepimiz biliyoruz artık bu milli mücadelenin kahraman muhalefetinde yerimiz hiç yok.

 

Çünkü onlar Hasan Tahsin.

 

Çünkü onlar bizim için boğuşan nefes almadan yemek yemeden özgürlüğümüz için savaşanlar.

 

Onlar Dumlupınar onlar Çanakkale, onlar şehit kanıyla keskin kalemler.

 

Onlar surların tepesine bayrak dikmiş Ulubatlı Hasan.

 

(Züğürt Ağa, Hz. Ali’nin cengi okununca söyler:) Biz neyiz ki?

 

Fasulyeden nimet sayıldığımız bir cümle mi olmuş.

 

İçimizden geçenleri neden hala söyleyemiyoruz.

 

Bırakın bu keriz silkeleme ayaklarını, ne selamım olsun ne kapılarına yolumuz düşsün, aramız hiç olmasın. Bu kadar laf niye hazmedilsin ne uğruna bu kadar laf bizi şişirsin.

 

Dün 16 Mayıs’tı, Bandırma Vapuru yeniden yola çıksaydı acaba Mustafa Kemal gemiye bu kahramanları alır mıydı?

 

Alsaydı, diyelim, Yunanla dalgalarla İngiliz uşağı yobaz hocalarla Ermeni çetelerle savaşa savaşa Havza’ya kadar bir yol bulabilir miydi?

 

Yoksa şöyle mi olurdu, gemide bir itişme kakışma laf sokma aralarında bir para kavgası sonunda Mustafa Kemal’e lafı şöyle yapıştırırlardı: Kendine gel paşam, geminin kaptanı olmadan bu gemi gider mi?

 

Kimmiş geminin kaptanı? Muhalif TV ya da gazetelerinin sahipleri!

 

Kaptan kim, ne zaman yola çıksak bizi gemiden atıp kovan.

 

İngiliz tekstilci kanalı satın alırsa kanala İngiliz uşaklarını doldurur, bu çok mu zor bir bilmece!

 

İlk gençlik yıllarından beri kahramanlarımızı suratlarındaki yılışık sırıtışlarından tanırım, aramızda hiyerarşik dizilişimizde alt üst bir tuhaflık var.

 

İlk günden beri aç bilaç çıplak biz kent yoksulları ‘piyonuz’, piyade er, onlar hep ‘komutan’.

 

İlk günden beri işimiz yok biz onların şöhretini korumakla görevliyiz.

 

İlk günden beri onların şöhreti bizi kudurtur, servetleri bizi kıskandırır çıldırtır!

 

Bizi anamız onlar burunlarını havaya kibirle diksin diye mi, başka işimiz hiç yokmuş gibi ekranlarına koşup onların burunlarını .ötünü havaya kaldıralım diye mi doğurdu?

 

Bu kahraman komutanlar neden para sahibi patronlarına bağlı, neden bağımsız tek başına olamıyorlar, neden bu muhalif savaş düzeni hiç değişmedi, neden önde paralı patron arkasında patronun tayin ettiği kahraman yazarlar, bu fotoğrafa neden kimse hiç itiraz etmedi.

 

Arkada fonda Atatürk posteri, önde yalın kılıç cengaver Atatürk’ün silah arkadaşı bu ego manyağı adamlar, hayat, kavga, insanlık, çektiğimiz acılar, gurur fotoğrafımız bu mudur?

 

Kırk yıldır yazıyoruz sert muhalif makalelerimiz kırk cildi geçti tek bir satırı yayınlanmaya layık görülmedi, peki ne yapacağız, onların tayin ettiği kahramanları mı alkışlayacağız, sabah akşam kahramanlarımızın görkemini heybetini konuşacağız sen öylesin sen böylesin diye ululayacağız.

 

Ve bu patronları bize neyi reva görecek? Atıp kovup disipline verip arıza psikopat cins sümük gibi bir kenara fırlatacaklar, ne ismini ne kitaplarını bu patronlar tek satır yazmayacak, sonra, onların köpeği olacağız, nereye kime havlıyorlarsa biz de onların peşinden sürüye katılacağız, bu ne ala bir sınıf düzeni?

 

Sonra işgal kalkışma sert savaşlar oldu, sokakta gazetede miting alanında hayatta cephede yana yakıla hep o kahramanları aradık, ateş başladığında cephede sağınızda solunuzda hiç yoklar, ağlayarak bakınırsın etrafa, nereye toz oldular?

 

Ama bir zaman geçer alkışçılar her şeyi unutur-unutturur, sonra bakarsın o gazetelerin manşetlerine: semalardan demir yumruklu şimşek gözlü onlarca kahraman yazar, ışık hızıyla dünyamızı kurtarmaya geliyor: Yılmaz Özdil, Kaftancıoğlu’nu efsane ilan ediyor, Sunay Akın, Zülfi Livaneli’yle röportaj yapıyor. Türk Ordusunu tasfiye ettiren o gün FETÖ’yü ve AKP’ye destekleyen yetmez ama evetçi 300 imzalı bildirinin 300’ü de aynı ittifaklar içinde bunların alayı aynı cephede, liberali HDP’lisi hepsi Kurtuluş Savaşı kahramanlarıyla kolkola, hayretler içinde açıyorsun gazetelerini, Barbaros yine hangi seferden dönüyor, şaşkınlık içindesin.

 

Sonracıma, uzun ve hüzünlü bir hikaye, işin felsefi ve sıkıcı noktası, savaşa girmedikleri maaşları kesilmediği kolları yorulmadığı işten atılmadığı travmalar yaşamadıkları adları işleri yasaklanmadığı sürülmedikleri dayak yemedikleri aç kalmadıkları için doğanın bir hediyesi onurla direnen yerleri hiç büyümedi!

 

Ama nasıl oluyorsa yine sancağı en önde tutup bölüğün başına geçivermişler, bölük başının ilk işi ya Palandöken’e ya Bodrum’a kaçmak olmuş. Biz de arkadan marş marş onların adımlarına adım uyduracağız, onlara medhi senalar düzüp adları geçtikçe salavat getireceğiz, 300 yetmez ama evetçiyle liberal ittifakları bu muhalif din’den bizi çıkartıp, kafir ilan etmesinler diye sessiz kalacağız.

 

Sonracıma? Yaşanan gerçek bir savaş, adalet gitmiş anayasa meclis gitmiş ülke yaylalarına ormanlarına kadar talan edilmiş ve ölenler kalanlar zayi olanlar yitip gidenler kahrolup kaybolanları her şeyi unutacağız ve önümüze başka bir hikaye konmuş: Ne zamandır ilga edilen meclisi anayasayı unutmuş sabah akşam bu kahramanların yazdığı Google dökümü ‘destanlarını’ okuyor olmuşuz.

 

Kırk yıl aralıksız bu destanları okuyoruz, anladığım şu, bu destanda bir Atatürk var bir de Atatürk’ün yanında asker arkadaşları olarak dizilmişler, onlar.

 

Bu muhalif savaş düzeninde ise bize helaları temizleme ya da disiplin cezası dahi tenezzül edip figüran rolü dahi biçmemişler.

 

Bizi insandan yazardan adamdan askerden dahi saymayan, bir ulu destan, ki, bu yol Aslanlı Yol’dan Bodrum’a nasıl çıktı, hiç sorulmasın.

 

Hayat işte değişmiyor, bakın iki bin yıl geçti, Yunan kahramanların heykelleri taşı mermeri harabe de olsa hala yerlerinde.

 

Vahşi kapitalizm temelinin atıldığı yerden çökmüş yıkılmış Cumhuriyet’i Sözcüsü hala sağlık ve eğitimi özelleştirip herkese eşitleyecek kamu politikalarını konuşmaktan korkuyor.

 

Peki ne yazıyorlar? Ellerinde imkan olsa, 57. Alay’ın topluca şehit oldukları günün sabah namazında çektirdikleri şu meşhur fotoğrafı yeniden şöyle dizayn ederlerdi, fonda Atatürk, önde yerde ise ekranda konuşan üç kanki ahbap-çavuş bir de gazete patronun babasının resmi.

 

Hacılar yeter artık. Yani iktidarı alsalar dincilerin elinden Kabe’yi alıp babalarının kankilerinin ahbap-çavuş fotoğraflarını Kabe duvarına asacaklar!

 

Şaşkınlık içindeyiz hangi birini anlatsak, adı sanı gerçekten önemli değil, muhalif bir kanal olsun diye bir TV’yi yeniden kuruyoruz, ekrana çıkıp konuşmaları için yazar-çizer arıyoruz, kime mikrofon versek, canımıza mı susadık bu dönemde bizi içeri mi tıktıracaksınız diye ret cevabı alıyoruz. O gün korkudan ekrana çıkamayan ya da topluca tutuklanan sitemize tek satır destek vermeyen o arkadaşların her birini bugün ‘muhalefetin kahramanları’ diye aynı TV’de aynı sitelerde her akşam salavat getirip alkışlıyorsunuz.

 

Silivri kapılarında yalnız bırakıldığımız beş kuruşa muhtaç olduğumuz günlerden nice örnekler, oh olsun diyenleri çekip gidenleri sırtını dönüp arazi olanları adını ismini unutturup bir köşeye kamufle olanları, sonra nasıl oluyorsa, birden peydah olup ekranlarda kahraman kesilen bu kahramanlara kaç roman yazsak kaç film çeksek, yetişmez, hacılar bu kadar dalavereye entrika yetişmez, virüs niye geldi sanıyorsunuz?

 

Bizim de çocuğumuz oldu, doğum günü oluyor hediyeler de pek pahalı, yıllar sonra bir baktım odasına, şu Çin malı çok ucuz plastik kahramanlarla doldurmuşuz, üstelik kanserojen, çöp plastikten eritilip yapılma üstelik radyasyonlu.

 

Neyse ki çocuk biraz büyüyünce yüzlerine bakmadı, onların gerçek bir kahraman olmadığını anlayıp çöpe attı, ama kitleler böyle değil, illa heykel illa salavat getirecekler.

 

Bu kitleye Çin malı plastikten süper kahraman yetiştiremiyorsun zibil gibi, dün yine baktım ekranlarına, Süpermenler, batmanlar, örümcek adamlar He-Man’lar gırla gidiyor, baktım savaş cephesi bölükler taburlar yine alt sınıf üst diye dizayn yine hiç değişmemiş, fonda Atatürk ön cephede aydınlanmanın bilginin aklın ışın kılıçları, yine onlar! Siz hiç konuşmayın siz severek takip edip(?) alkışlamaktan başka rolünüz hiç olmadı.

 

Ekranda sallayıp tutmalarına konuşmalarına değil entrikanın gücüne hayran kaldım, ben de severek takip ettim, avuçlarım parçalanıncaya kadar alkışladım.

 

Bunlara kızmamak lazım, kahramanlık yaşanılan anlaşılan hayatla öğrenilen değil tüketimi kolay ‘ezberlenen’ bir şey, genç tıfıl yazarlar önlerindeki kahramanlara bakıp taklit ediyorlar.

 

Şöyle oluyor, önce düpedüz yalana alışıyorsunuz, sonra, iş, ilişki, yayın, ekran, bağlantı, adamı, bir fırıldak dönüyor.

 

Sonra onur gurur laflarıyla süslüyorsun sonra onu ayarlıyor buna yaranıyor, şuna bağlanıyorsun, sonra önün açık, sen de artık kahraman üniformanı törenle ekranlardan giyebilirsin.

 

Bu dalavere bozuk ilişkiler ağı nasıl oluyorsa fabrikadan hep ezberlediğimiz aynı tip kahramanları çıkartıyor.

 

Ve tarihin en büyük gücünün insanın tertemiz saflığı olduğunu hiç anlamamış bu plastik kahramanlar insanlığa ve bizlere ‘bağlantı’ orduları ‘ilişki’ alaylarıyla organize olup hepimize meydan okuyorlar.

 

Genç adam, muhalif bir savaş veriyorsan artık bu gelenek bir zorunluluk. Kahraman olmadan bu kahramanların aynısından olmadan, asla olmaz, diyor ve bu kahramanları hiç eleştirmeyecek küçümsemeyecek onlara ne iş yaptıklarını hiç sormayacaksın.

 

Gerçek bir muharebe kazanmışlar mı değme bir eser yazmışlar mı, hiç sorgulamayacak, başını eğip alkışla salavatını getir. Hadi yürü kim tutar seni, ekranlardan sallamaya başlayabilirsin, Dumlupınar Zafer’iyle posterin aynı manşete çekilmiş bile, bugünden ego bayramın kutlu olsun.

 

Yani hiç mi sormuyorsun bu Çin malı plastik kahramanlar bizim için ‘kutsal’ ve ‘tartışılmaz’ ve dokunulmaz, nasıl oluyor?

 

Asıl çıkmaz sokak asıl büyük felaket onların kahramanlık hastalığı başımıza bela oluyor, hapse tıkılmış şanlı subaylarımızın kitaplarından Kaftancıoğlu efsanelerine nasıl geldik, bu filmin başı neydi, sonu nereye çıktı, yönetmen mi yoruldu, senaryo mu yetişmedi, hiç sorma, yoksa bu senaryoyu yarısından sonra başka birileri mi yazmaya başladı?

 

Bu gazeteler ve kahraman yazarları bilgiçlik taslamadan böbürlenmeden şişinmeden servetlere gark olmadan el altından kirli ittifaklara girmeden niye rahat edemiyor hiç sorma, güya savaştıkları dinbaz yobaz hocaların aynısından olmayı nasıl beceriyorlar, hiç sorma.

 

Onlar muhalif duruşun onlar ahlakın büyük üslupları sert kılıçları, onlar köpüre köpüre coşacak, biz sessiz kayalıkların altına gizlenmiş ıslanmış fareler gibi onların cesaretlerini korkudan titreye titreye hayranlıkla izleyeceğiz.

 

Aç ekranlarını, birazdan köpürürler yine, siniver boklu kanalizasyonlu yosunlu kayalıkların altına, alkışla büyük kahraman ağbilerini yırtınırcasına.

 

Onlar mı, ya lord ya kral ya aristokrat ya çoban ya çoban köpeği, ya yemiş yutmuş, hayat dünya neyse işte, hepsi her şey: hep onlar.

 

Yani kahramanlarınızla aranız nasıl, hoşnut musunuz, gider gelir çay kahve içer misiniz?

 

Sonracıma sürüye sırtlanlar saldırır, sürüyü parçalar uçurumdan aşağı atar, bir bakarsın daha düne kadar üç köyün sürüsünü emanet ettiğimiz muhalefetin çoban köpekleri kendi servetlerinin derdine düşmüş.

 

Sırtlanlar köyü çayırı meraları meclisi anayasayı imarı talan etmiş bakmışsınız ki ortalıkta hiç değilse onurumuzu itibarımızı koruyacak tek yazar kalmamış, maşallah, memleket gitmiş bize de ağanın donu düşüp rezil olmayalım korkusu kalmış.

 

Kahramanlarınızdan neden bu kadar hoşnutsunuz, çünkü alttan alta kahramanları alkışlayan pohpohlayan kitlelerin iki yüzlülüğüdür bu.

 

Akışlayanların gizli bir dümenidir, asıl fırıldağı alkışçılar çevirir.

 

İsterler ki yalandan da olsa sahtesi de olsa alçıdan plastikten de olsa önümüzden bir atlı koşsun, ister üç kağıtçı ister dümenci olsun, yalan dolan önümüze biri düşsün.

 

Yüzyıllar boyu siyasette sinemada romanda bu plastik kahramanlar neden bu kadar rahat bir hayat yaşadı sanıyorsunuz?

 

Eee dut yemiş bülbüle dönmüşsünüz, konuşun hele, bugünlerde kahramanlarınızla aranız nasıl bakalım, gidip geliyor laflıyor musunuz?

 

Benim de aram fena değildir, muhalif mahfillerde bolca yazılar yazdım o muhteşem altın dökme heykellerle tanışma şerefine eriştim, bazen yedik içtik aramızdan su sızmadı, hatta dokundum bile onlara.

 

Ama galiba sokaktan gelmiş bir garip gureba ezik tipli sınıflı biri olduğum için olmalı oturma kalkmayı büyüğü küçüğü pek beceremedim, ne zaman yanılıp dilim sürçse, ne zaman kahramanımıza bilmeden ucundan azıcık şaka olsun bir laf etsem, o alkışçılar .iktir deyip tekmeyi bastılar .ötüme.

 

Beni çakal beni güvenilmez yola çıkılmaz arkasında durulmaz ilan ettiler, neden, çünkü ağzımı tutmayı bilmiyormuşum, uluorta olmayacak şey ekranda her şeyi söylüyormuşum.

 

İşte böyle bir kelime eleştiriye dayanamaz hemen gazete aranır, yedi sütuna karşı cevap yayınlanır, hatta site benim adıma özürler diler, bir densizlik ettik deyip kahramanımızın fotoğrafını yeniden ışınlanıp manşete çekilir, bir bakarım kahramanımız parıltılı ışık hüzmeli fotoğrafını, hakkaten lan benim fotoğraf yanında kanalizasyon faresi gibi kalıyor.

 

Aziz ve muhterem muhalif dindaşlarım, .ötünle havada kuş tutsan da bu figüran-kahraman sen hep densiz onlar hep bilge-baş tacı hiyerarşisi hiç değişmez.

 

Ben de hep şöyle dedim, galiba .ötümle kuşu tam tutamadım, bu sefer, tam tutayım ve havada .ötümle kuş tutmaya devam ettim, yine figüran rolüm değişmedi, sanki herkes havada .ötüyle kuş tutabiliyormuş gibi.

 

Oysa dünyada en zor şey havada .tünüzle kuş tutmak, .ötüyle havada kuş tutmayanlar bu satırlarda ben ne anlatıyorum, anlamazlar. Havada .ötünüzle kuş tutabilmeniz için kendinize ölüm sözü vermeli deli olmalı kuş tutmak için kuşun peşinden uçurumdan tersin tersin atlamalısınız.

 

Sonra, bu sefer yine olmadı galiba dersiniz, sakın denemeyin derim, çünkü bu .öt işi değil, bu .ötle olacak iş hiç değil.

 

Sonracıma yine ulan siz bizim büyük ağbilerimize mucize kahramanlarımıza nasıl laf ederseniz ulan heeeyt deyip ayağa kalkıp Malkoçoğlu gibi kılıcı çekip Bizans’a bir dalsam diyorum, ama, heyhat, .tümle havada kuş tuta tuta, artık .tüm tutmuyor.

 

Çünkü parasızlıktan Malkoçoğlu’nun kılıcı çürümüş kalpağı çarığı parçalanmış ve bu arada kahramanlarımız hırsları egoları kişilikleri kibirleri şöhretleri evler arabalar hanlar hamamlar sahibi olmuşlar.

 

Bakıyorum onlar da heyhat onur ve itibarlarını kurtarabilmek için cevap veremez hale gelmişler, galiba artık onların da .ötü tutmuyor.

 

Tabii tutmaz, hep bana rabbana diyerek dangalaksavar yazılarla buraya kadar.

 

Sanıyorlar ki servet sahibi olan iktidar yandaşlarının eski Aydın Doğanlar Dinç Bilginler vs. gibi bir sınıf kültürü olur kendileri gibi servet sahiplerinin servetlerine göz dikmezler, işte burada yanılıyorlar.

 

Marks, bu sınıf kültürünü yazarken İslamcılar yoktu, İslamcılıkta sınıf kültürü-dayanışması yok, onlarda ayrıcalıklı imtiyazlı ilahi bir sınıf var, İslamcılara göre kendileri bizden başka kimsenin malı serveti olmasın, ister.

 

Çünkü İslamcılar ilahidir seçilmiştir müjdelenmiş ve şecereleri hep peygamber çıkar, (ilginçtir, şeceresini sahabeye çıkan dahi yoktur) ve dünya nimetleri sadece onlara bahşedilmiştir.

 

İsterseniz Diyanet sitesine bir sorun, ancak gayrimüslim hukukundan faydalanabilirsiniz, ben sordum, açtılar kara kaplı kitabı, şöyle cevap verdiler: Bodrum-Alaçatı-Çeşme oralar da beytülmalındır. İkinci bir soru sorun, soyu şeceresi sahabeye çıkan neden hiç yok, hep Peygambere çıkıyorlar, çünkü sahabelik peygamberlikten sonradır, burada da ikinci sınıfa tahammül hiç yok, yani şeceren sağlam kaynaklı değilse medeni hakların yok demektir, neyse, biz kendi sahabemize dönelim.

 

Bugünlerde kahramanlarla aranız nasıl gidip geliyor musunuz?

 

Biri evlerin üstünden uçuyordu hayrola ne oldu?

 

Biri beş yüz daire sahibi gökdelenlere tırmanıyordu şimdi nerede bilen var mı?

 

Biri kuyruklu yıldızdı diğeri güneşi fethediyordu.

 

Diğeri bir efsane alevden kanatlarıyla memleket kurtarıyordu.

 

Biri çağımızın dehasıydı, diğeri yanına demokrasiyi almış diren demokrasi diye yırtınıyordu, hayrola? Bu demokrasinin de .mına koyum, bu kadar direnmeye direnmeye bu kadar üzer mi bir aydını?

 

Fırtına gibiydiler, muazzam bağımsız mucizevi aydınlanmış olağanüstü insanlardı, asıp kesiyorlardı, Locke’den Kant’tan girip 60 anayasasının nimetlerinden çıkıyorlardı, hayrola?

 

Arayıp soruyor musunuz, gazetelerinin yazılarının içine bakıyor musunuz?

 

Dün 16 Mayıs’tı Bandırma Vapuru yola çıktı, anasını satıyım bizi gemiye alan yine yok, gemiye binmeden de bilmem nasıl olacak?

 

Olsun, kahramanlarımız yeter ki Bandırma Vapuru’na kahramanca binsinler, bizim canımız feda olsun.

 

Biz, Bandırma Vapuru’nun arkasından kulaç ata ata yüze yüze peşlerinden yetişiriz, bilmem Samsun’a mı varırız Silivri’ye mi Karşıyaka Mezarlığı’na mı?

 

Kafam da çok karışık, bilmem, yalan dolan üç kağıtçı kibir ego şöhret hastası bu tiplerin ardısıra kulaç atarak, nasıl olacak?

 

Bence bir insan patronların sahiplerin gazeteleriyle değil kulaç ata ata kahramanlaşır.

 

Bence insanın bir melek kadar saf kurşun geçirmez olabilmesi için kibrinden şöhretinden servetinden önce bir büyük insanlık derdi olmalı.

 

Yani Anıtkabir’in altındaki sergi salonlarında duvarlara büyük savaş cephe manzaraları çizilmiş, baktıkça ağlıyor insan, bakıyorum bütün cepheler piyade er dolu.

 

Bakıyorum vurulmuş yaralanmış yerde yatanlar, hepsi ‘er’.

 

Muhalif gazeteye bakıyorsun, aynı Kurtuluş Savaşı manzarası ama cephede er hiç yok, kendi yazarları baş komutan kahramanlar iyi de cephede ‘asker’ hiç yok.

 

Bilmiyorum er asker olmadan nasıl olacak, gerçekten dayak yememiş, bin kat yalnızlık hiç yaşamamış bu plastik çocuk avutan süs biblosu kahramanlarla bu gemi nereye varacak?

 

Kahraman yazarlarımızın yazılarından anladığım galiba İmamoğlu İnönü mevkiinde Türk Milleti’nin makus talihini kıracak, galiba Kaftancıoğlu Kocatepe’den uzun bacakları üzerinden yaylanıp, Afyon ovasına atlayacak!

 

Atatürk’ün ismini kullanan herkes, hepsi bulmuş kartondan resimden süslü bir Bandırma Vapuru maketi, hepsi cicili bicili giyinip tıkış tıkış o vapura binmiş, bahar rüzgarlarıyla ifil ifil denizde seyahat edip her gün Samsun’a çıkıyorlar.

 

Oysa, İstiklal Savaşı’nın asıl sorusu, o gemi denizi olmayan Havza’ya nasıl geçti?

 

O gemi milli mücadelenin yoksul kovulmuş kimsesiz kahramanlarının omuzlarıyla Erzurum’a geçti.

 

Tayfaların ayaklarında ayakkabı üstünde giyecek ceplerinde beş para yok ama  o gemi Erzurum’a Sivas’a oradan Ankara’ya suları yara yara Nuh’un gemisi gibi Anadolu’nun dört tarafına sarılıp koklayıp toplayıp geçti. 

 

Çünkü hepsi acı gerçeği biliyordu Ankara’ya varamazsa o vapur, Anadolu’nun tabutu olacaktı.

 

Bugün bağımsız Türkiye Cumhuriyeti denilen devletin anayasası hukuku o geminin direklerinden dümeninden yelkenlerinden ve soylu kahramanlarının inanç ve iradeleriyle kuruldu. 

 

 

Kaynak: Editör: 7/24.tv Haber Merkezi
Etiketler: Nihat, Genç, Bandırma, Vapuru'na, binmeye, çalışan, , villalı, süper, kahramanlara, fena, geçirdi,
Yorumlar
Haber Yazılımı